

대홍수
“Dünyadaki son gün. Hayatta kalmak için tek seçenek.”
An-na, altı yaşındaki oğlu Ja-in ile sıradan bir sabaha uyanır. Çocuk, pencereden dışarı bakar ve "Dışarıda yüzme havuzu var!" diye sevinçle bağırır. Birkaç saat içinde Seul, okyanusun yuttuğu bir mezara dönüşür. Bir asteroit çarpmasıyla tetiklenen sel, yalnızca Kore'yi değil, tüm insanlığı tehdit eden küresel bir felakettir. An-na bir yapay zekâ araştırmacısıdır ve bu nedenle devlet tarafından tahliye edilmek istenir. Ama o, helikoptere binmek yerine oğlunu kaybettiği karanlık koridorlara geri dalar. Ve dalar. Ve dalar. Çünkü bu sel yalnızca suyla değil, kayıpla, hatırlamakla ve aynı acıyı tekrar tekrar yaşamakla gelen bir felakettir. An-na'nın tişörtündeki sayılar değişir: 21.347, 21.348 olur. Ja-in gerçek midir, yoksa bir simülasyonun parçası mı? An-na'nın kaçıncı döngüde pes edeceğini bilmezsiniz. Film, seyircisini de o döngünün içine hapseder.
Bu filmi anlamak için önce şunu kabullenmelisiniz: Ja-in belki hiç var olmadı. An-na'nın onu kurtarmak için 21.000 kez suya dalması, aslında bir annenin, 'yaşasaydı nasıl olurdu' sorusuna 21.000 farklı cevap arayışı. Kim Da-mi'nin o soğuk, mesafeli bakışları ilk yarım saatte 'Neden bu kadın ağlamıyor?' diye sorduruyor. Sonra anlıyorsunuz: Çünkü o bunu 21.000 kere yaşadı. Gözyaşı bitti. Yerine sadece içgüdü kaldı. Park Hae-soo'nun Hee-jo'su, 'Seni korumakla görevliyim' derken aslında insanlığın vicdanı olmaya çalışan bir yapay zekâ prototipi. Film ne yaptığını ilk saatte belli ediyor: Bu bir sel felaketi değil, bir duygu motorunun test kaydı. Kore'de 3.88 puan almış. Anlıyorum. Bekledikleri şey 'Poseidon'du, aldıkları şey 'Black Mirror'. Ama ben 21.349. döngüde hâlâ Ja-in'i arıyor olacağım. Çünkü annem olsa arardı.
Yorum yazmak için giriş yapın
Giriş Yap